25 Aralık 2016 Pazar

Nauru


Eylül 2013

Nauru, Pasifik Okyanusu'nun ortasında 21 km sahil Şeridi'ne sahip, dünyanın en küçük ada ülkelerinden biri.

Adanın ilk sakinlerinin Melanezya ve Polinezyalılar olduğu biliniyor. 19. yüzyılda ise bir süreliğine Almanya'nın deniz aşırı kolonisi olmuş.

Tüm Pasifik adaları arası seyahatimizi yaptığımız Our Airlines şirketi de buraya ait. Kiribati'den sonra burası oldukça gelişmiş geldi bize. Yolları gayet düzgün ve insanlar tek veya en fazla iki katlı evlerde yaşıyorlar.

Nauru, deniz kuşlarının dışkılarının yıllar içinde oluşturduğu çok büyük fosfat rezervlerine sahipmiş. Bu nedenle zamanında çok zengin bir ülkeymiş. Öyle ki, ada halkının nerdeyse %90’ı yıllarca çalışmayarak, diğer Pasifik adalarından gelen işçileri çalıştırarak, lüks otomobillerine binerek, lüks malikânelerinde keyif sürerek yaşamışlar. Ancak rezervler tükenmiş ve haliyle çok çaresiz kalmışlar. Şimdi secondary mining dedikleri toprağın daha derinine inerek oradan fosfat çıkarma çalışmalarına başlamak üzereler. Eski şaşalı günlerinin geri geleceğinden şüpheli olan hükümet ve halk, hayatta kalabilmek için alternatif yollar arıyorlar. Genç nüfus ise Avustralya ve Yeni Zelanda’ya göç etmeye başlamış bile.


Nauru’nun doğası çok güzel. Yine tropik ancak daha farklı ağaçlar ve bitkiler de var. Havası mis, huzurlu… İnsanlar ada insanı sonuçta, yavaş hareket ediyorlar. Tarım alanlarının azlığı, okyanusta ada olmasına rağmen deniz ürünlerinin tercih edilmemesi, halkı yine çoğunlukla Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’den ithal edilen hazır gıdalara ve fast food tüketmeye itmiş. Dolayısıyla obezite oranı çok yüksek. Nauru, ayrıca dünyada tütün ürünlerinin en çok tüketildiği ülke. Tüm bunlar birleşince, ortalama yaşam süresi en düşük ülkelerden birisi olmuş Nauru. 

Burada bizi Dışişleri bakanlığından yetkililer karşıladı. Bu nedenle bagaj ve pasaport işlemlerini hızla tamamladık. Bakanlık’tan Klenny, seyahatimiz boyunca bize eşlik etti. Tüm bu bilgileri bize veren de, seyahatimiz sonunda bize Naurulu kadınların yaptığı yelpazeyi hediye eden de o oldu.


Havalimanından çıkar çıkmaz, Cumhurbaşkanlığına gittik ve Cumhurbaşkanının kendisiyle görüştük. Çok şişman, kısa boylu ve çok güler yüzlü bir adam. Aslında onunla Marşal Adaları’ndaki forumda tanışmıştım ve daha çok Fijili olan eşi Luisa ile sohbet etmiştim. Luisa’yı Bart Simpson’un annesine benzetmiştim.

Diğer Pasifik adalarında olduğu gibi, küresel ısınma Nauru için de büyük bir tehdit. Ancak, Nauru’nun derdi, yalnızca küresel ısınma değil maalesef. Fosfat madenlerinin tükenmesiyle, alternatif bir gelir kaynağı arayışında olan Nauru'da şu an çoğunluğu Afganistan, Irak ve Sri Lanka'dan olmak üzere 600’den fazla mülteci, kamplarda yaşıyor. Avustralya ve Nauru hükumetlerinin yaptığı anlaşmaya göre, Nauru bu mültecilerin topraklarında kalmasına izin veriyor, Avustralya da ona belirli miktarda ödeme yapıyor ve mülteciler ile ilgilenmeleri için görevliler gönderiyor. Bu nedenle şu an bir uçak dolusu Avustralyalı ile birlikte Brisbane'e geçiyoruz. Bu görevliler, 2 hafta çalışıyorlar ve 2 hafta ülkelerine dönüp tatil yapıyorlar. Bu arada, Avustralya Hükümeti mültecileri araştırıyor. Uygun bulduklarını ülkeye kabul ediyor, diğerlerinin Nauru’da kalması için Nauru hükümetini ikna etmeye çalışıyor. 


Bu sistem, Nauru için önemli bir finans kaynağı olarak görülüyor. Ancak, mültecilerin içler acısı durumu ve belirsizlik ile birlikte Nauruların Avustralya tarafından kabul edilmeyen mültecilerin adanın huzurunu bozacaklarına dair endişelerinden kaynaklanan ve sisteme veya anlaşmaya taraf olan iki hükümet yerine mültecilere yönlendirilen nefretleri, okyanusun ortasındaki bu cennet adada, dünyanın en büyük insanlık dramlarından birisinin yaşanmasına sebep oluyor.

Mülteci kamplarında çalışanlar ülkenin iki otelini de doldurdukları için biz gezi boyunca resmini çektiğim, derme çatma ama oldukça şirin evlerden birinde kaldık.


Jules on the Deck

Akşam evinde kaldığımız kadının restoranında yani Pasifik okyanusunun kıyısında bulunan Jules on the Deck'te güzel bir yemek yedik ve hayatımda gördüğüm en güzel günbatımlarından birini izledik. Restoranda, deniz ürünlerini ve değişik soslar ile pişirilmiş etler servis ediliyor. Tüm bu ürünler, tahmin edeceğiniz üzere ithal ürünler. Restoranın sahibesinin kızları, Avustralya’da, üniversite okuyorlarmış. Kadın da sık sık yanlarına gidiyormuş. Bir süre sonra, temelli olarak taşınma planları yapıyor. 






Jules on the Deck'te Akşam Yemeğimiz
Ertesi gün öğle yemeğini, yıllar önce adaya göç etmiş bir Çinlinin restoranında, Anibare Boat Harbour Restaurant’ta yedik. Bol yağda kızarmış balık, patates ve Avustralya birası, öğlen menümüz oldu. 


Şimdi Brisbane'e geçiyoruz. Oradan Sidney'e geçip orada konaklayacağız. Sabah ise Vanuatu'ya geçeceğiz. En güzel Pasifik adasının Vanuatu olduğunu söylüyorlar. Sanırım yolculuğun en zor bölümünü atlattık. Nauru ve Kiribati’de dengue fever vakaları görülüyor. Biz de sivrisinekler tarafından epeyce ısırıldık. Hastalığın kuluçka süresi 1-2 haftaymış. Yani en kötü ihtimalle, hastalık bizde belirtilerini gösterene kadar dönmüş olacağız. Tabi biz bu kötü ihtimali düşünmemeye çalışıyoruz.

Odamız
Kaldığımız evin bahçesi

29 Ekim 2016 Cumartesi

Diwali, Rajasthan’dan Ezgiler ve Nusrat Fateh Ali Khan

Bugün Diwali… Her yıl sonbaharda kutlanan, Hinduların Işık Bayramı… Diwali veya Dipawali, karanlığa karşı ışığın, kötülüğe karşı iyiliğin, cehalete karşı bilginin, umutsuzluğa karşı umudun zaferi anlamındadır ve Hindistan başta olmak üzere Hindu nüfusun yoğun olarak yaşadığı ülkelerde, resmi bayram olarak kutlanır. Diwali süresince, evler, binalar, sokaklar ve tapınaklar ışıl ışıl aydınlatılır. İnsanlar, en yeni, en güzel kıyafetlerini giyer ve aileleri ile birlikte pujaya, yani bereket ve bolluğun tanrıçası Lakshmi’ye dua edilen ayinlere katılır. Lakshmi’nin Diwali boyunca tüm dünyayı dolaştığına ve kendisini misafir edecek evler aradığına inanılır ve bu nedenle evlerin kapıları açık bırakılır.  Diwali, her bölgede ve mezhepte ayrı yorumlanır ve törenlerin asıl öğesi ışık olsa da kutlamalar yöreye ve mezhebe göre farklılaşır.

Ne de olsa, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi Hindistan, etnik, dini ve kültürel farklılıkların mozaiğidir. Nasıl her bölgede Diwali’nin kutlanışı farklılık gösteriyorsa, müzik de kendine has özellikler taşır.

Hindistan’ın en büyük eyaleti Rajasthan, Pakistan sınırında, Hindistan’ın kuzeybatısında bulunur. Rajasthan’da Diwali, ışıklarla, çiçeklerle, tütsülerle kutlanır ve eyaletin en büyük bayramıdır.

Rajasthan'ın müzik kültüründe Müslüman nüfusun etkisi büyüktür. Langha ve Manganiar, Rajasthan’ın halk müziğinin temsilcisi, tınıları ve ritmleri küçük farklılıklar ile birbirinden ayrılan, geleneksel iki Müslüman müzisyen grubudur. Müziklerinde, sufi makamlarının etkisi hissedilir. Langhalar ve Manganiarlar, Müslüman olsa da, şarkıların çoğu Hindu tanrıları ile ilgilidir ve özellikle Diwali bayramı için yazılan, coşkulu şarkıları vardır.

Tek telli, antik bir çalgı olan Ravanahatha çalan müzisyenler yani bhopalar tarafından seslendirilen, uzun dini hikâyeleri içeren ilahiler ve yılan oynatıcıları yani Sapera denilen Romanların müzik ve dansı da Rajasthan’ın geleneksel halk müziğinin önemli öğeleridir.

Panihari ise Rajasthanlı kadınların müziği ve dansıdır. Uçsuz bucaksız çöllerin olduğu bölgede nadir bulunduğu için oldukça değerli olan su kaynaklarına uzaklardan gelip, testilerini dolduran kadın anlamına gelir Panihari. Bu yüzden, nehirlerin akışını ve suların şırıltısını andıran Panihari’nin sözlerinde de bol bol su ve yağmur geçer. Şarkılarında, aşkı, özlemi, hayalleri, umutları ve umutsuzlukları anlatırlar.

Trishna da, yoksulluk ve zor doğa şartlarına ayak uydurmaya çalışan Rajasthanlı bir genç kızdır. Thomas Hardy’nin Kaybolan Masumiyet romanından, İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’ın sinemaya uyarladığı filmin, “Trishna”nın ana karakteri… Hayatı aşk ve sosyal statünün getirdiği zor yaşam şartlarının yanı sıra, geleneksellik ile küreselleşme arasına sıkışmış algılar ve hayaller ile paramparça olan, sonunda da bir felakete sürüklenen Trishna… Günümüzün Panihari’si…

Filmin bence en dokunaklı bölümlerinden biri, Trishna’nın çalışmak ve ailesine para göndermek için amcasının yanına, şehir merkezine yolculuğa çıktığı sahnedir. İşte tam burada, Pakistan ve Hindistan Müslümanlarının tasavvuf müziği “Kavvali”nin dünyadaki en büyük temsilcisi, Nusrat Fateh Ali Khan’ın sesi duyulur. Pakistanlı sanatçı, tüm dünyada gelmiş geçmiş en iyi seslerden biri olarak nitelendirilir. 49 yıllık yaşamına sayısız ödül, 40’tan fazla ülkede verilmiş konser, Peter Gabriel ve Pearl Jam’in solisti Eddie Vedder dahil olmak üzere yapılmış birçok düet ve çok sayıda büyüleyici performans sığdırmış Nusrat Fateh Ali Khan, Trishna’ya Sanson ki Mala Pe yani “Nefesinin Gül Bahçesinde…” ile eşlik eder.




2 Ekim 2016 Pazar

Malezya'nın Utangaç Pop Starı Yuna

Malezya'nın dünyaca ünlü olma yolunda hızla ilerleyen sanatçısı Yunalis Mat Zara'ai yani Yuna...

Kültürüne ve inancına özgü gelenekselliğinden vazgeçmeden, güzel sesi ve enstrumanları ile sahneyi dolduran Yuna, henüz 29 yaşında. 14 yaşından beri İngilizce ve Malayca şarkı sözü yazıyor. 20 yaşında hukuk öğrencisiyken sahne ile tanışıyor ve aynı yıl MySpace'te paylaştığı bir video ile ünleniyor. İlk albümünü, 2008'de yapıyor. 2011'de ise New York merkezli bir firma ile anlaşıyor ve onu tüm dünya ile tanıştıracak bir albüm daha çıkarıyor.


2011 yılından sonra, tarzı ve tınıları Batı müziğine kaymış olsa da sesinde ve melodilerinde Doğu'nun içtenliği, hassasiyeti ve mistisizm hala hissedilebiliyor. Popüler kültürün gerekliliklerini tamamen reddedemese de, yine de başörtüsünden, farklı giyiminden ve geleneksel duruşundan taviz vermiyor. Gelenekselliğine ve başörtüsüne verilen tepkilere ise kadın şarkıcıların cinsellikle özdeşleştirilmesi gerektiğini söyleyerek karşılık veriyor. Bir kadın olarak, en sevdiği işi kendinden taviz vermeden yaptığını ve başarılı olduğunu söylüyor röportajlarında gözlerinin içi gülerek. Yuna'nın cesur ve sağlam duruşu, Hollywood'un tüm dünyaya empoze ettiği klişeleri az da olsa sarsıyor. 


Yuna şu an Los Angeles'ta yaşıyor yabancı ve İslam karşıtı davranışlara üzülse ve Trump ve benzerlerinin nefret söylemleri direncini biraz kırsa da, yeni evinde çok mutlu ve güzel işlere imza atmaya devam ediyor.

Yuna, dünyaca ünlü modacı Jimmy Choo ile birlikte Malezya'nın turizm elçisi... Malezya Turizm Bakanlığı'nın 2015 yılında yayınladığı Malezya tanıtım filmine muhteşem sesi ile eşlik ediyor.


25 Eylül 2016 Pazar

Vietnam

Şimdi, Hanoi'den Phnom Penh'e gitmek üzere uçağa bindim…

Bu şekilde başlamıştım yazmaya ama çok erken olduğu için, biraz da yorgunluktan uçakta uyuyakaldım. Ancak şimdi yazmaya devam edebiliyorum. Aynı günün geç saatleri… Şimdi de Phnom Penh'den Vientiane'e uçuyoruz.

Vietnam, diğer Asya ülkeleri gibi uzun yıllar sömürülmüş, daha sonra sosyalizm adı altında bir rejim ile ezilmiş, fakir ama insanların çok mutlu ve sakin yaşadığı bir ülke. Biz gelmeden birkaç hafta önce TET yada Tết Nguyên Đán bayramı, yani onların yılbaşı kutlamaları olduğu için Hanoi’nin her yerinde hala rengarenk çiçekler bulunuyordu.

Caddeler, motosikletler ile dolu, trafik çok düzensiz akıyor. İlk etapta karşıdan karşıya geçmek imkansız diye görünse de, sakin hareketler ile ancak kesinlikle ani hareket yapmadan çok kolaylıkla karşıdan karşıya geçilebiliyor. Motosiklet kullananlar, oldukça usta bir şekilde etrafınızdan dolanıp geçebiliyor. Kazalar ise sadece ani veya kararsız hareketler nedeniyle oluyor.


Hanoi, Vietnam'ın başkenti. Sanıyorum en büyük kenti Ho Chi Min City yani Saygon kadar kozmopolit ve gelişmiş değil ama yine de güzel bir başkent. Kelime anlamı, iki nehir arasında... Şehirde çok sayıda göl var ve buranın insanları göllere o kadar çok alışmışlar ki Büyükelçiliğimizde çalışan, buralı bir kadın Hanoi'den ayrıldığında en çok gölleri özlediğini ve onlarsız yapamayacağını söylüyor. Balık tutma, Hanoililerin en sevdiği faaliyetlerden. Hatta bazıları balık tutmanın, bir çeşit meditasyon olduğunu düşünüyor.

İnsanların evde yemek yeme alışkanlığı, neredeyse hiç yok. Her sokakta birkaç tane küçük büfe ve yine küçük sandalyeler ile masalardan ibaret lokantalar var. Burada bol sebzeli, pirinç makarnası yani noodle çorbası yiyorlar. Pirinç yufkasına, çeşitli malzemelerin sarıldığı ve çiğ yada kızartılarak tüketilen spring roll'lar da en çok yenen geleneksel yemeklerinden. Tatlı alışkanlıkları ise yok. Taze sebze ve meyveyi bol tüketiyorlar. Mango, ananas, passion fruit ve dragon fruit ise en çok yenen meyveler. Öğle saatleri ve akşam iş çıkışlarında sokaklar küçük taburelerde yemek yiyen insanlar ile dolup taşıyor.


Vietnamlılar genellikle zayıf ve kısa boylular. Büyük beden elbise ve büyük numara ayakkabı bulmak çok zor... Hanoi’de birbirinden güzel tasarımların satıldığı, çok sayıda butik var. Hiçbir yerde görmediğim tarzda desenler, renkler, su gibi akan ipekler ve doğallığın simgesi keten ve diğer kumaşların ve tasarımların yer aldığı bu butikleri, galeri gezer gibi gezdim. Fiyatlar, geniş bir aralıkta değişiyor. 

2004 yılında İspanyol asıllı bir çiftin, Vietnamlı tasarımcıları bir atölyede buluşturması ile doğan Chula markası, Hanoi merkezli moda atölyelerinden biri. 60’tan fazla çalışanı olan bu şirket, sosyal girişimciliğe mükemmel bir örnek... Chula ekibinin %80’ini Chula’daki işleri ile birlikte ilk kez tekstilde çalışmaya başlıyor, yani Chula onlar için bir okul. Çalışanların %75’inin fiziksel bir engeli var ama onların da dediği gibi “dünyanın en güzel yeteneklerinin ve hayat enerjisinin %100’üne sahipler”. Do Manh Cuong de Hanoi’nin en sevilen tasarımcılarından biri. İsveç’teki Lund Üniversitesi işbirliği ile hayata geçirilen Hanoi Design Centre’da da ev tekstilinden, takıya, spa ürünlerinden çanta ve fularlara kadar çeşitli tasarım ürünleri görülebilir, satın alınabilir. 

Vietnam, dünyanın en çok kahve üreten ve ihraç eden ülkelerinden... Çoğunlukla Arabica’ya göre daha düşük kaliteli olan robusta cinsi kahve üretiliyor. Kahve üretiminin, Vietnam Savaşı sırasında maruz kalınan portakal gazı nedeniyle ormanların yok olmasıyla açılan geniş alanlarda kahve üretiminin teşvik edilmesi ile arttığı söyleniyor. Dünyanın en kaliteli kahvelerinden olan ve bir kedi türünün çekirdekleri yutması ve sonrasında dışkısından kahve çekirdeklerinin ayıklanması ile elde edilen kopi luwak kahvesi burada da üretiliyor. En önemli içeceklerden biri de lotus çayı. Ayrıca lotus bu ülkenin simgesi gibi, her yerde bu çiçeğin rengârenk resimleri bulunuyor.
Hanoi’nin ortasında yer alan büyükçe bir gölün çevresinde, toplam 36 sokak bulunuyor. Bu sokakların her biri ise bir ürünü simgeliyor ve bir sokaktaki tüm dükkanlarda bu ürün satılıyor. Mesela Hang Dao yani çiçek sokağında sadece çiçekler satılıyor. İpek sokağı, kumaş sokağı bu sokaklardan bazıları…Bu sistem eskiden ticareti canlandırmak için kurulmuş ama hala da sürdürülüyor.

Vietnam'a ilk geldiğimiz gün, otelin yakınındaki bir yerel restorana gittik. Ben haşlanmış sebze ve balık yedim. Hemen yanımızda kurbağa bacağı kızartıyorlardı. Yemek konusunda problem yaşamadım. Balık ve deniz ürünleri olduğu için her zaman yiyecek bir şey bulabiliyoruz. Yemeklerinde mutlaka balık sosu kullanıyorlar. Balık sosunu ise balıkları günlerce fıçılarda sirke ile bekletip, çürüterek elde ediyorlar. İlk başta tadı garip geldi ama sonra alıştım. Özellikle gittiğimiz bir restoranda çok lezzetli spring roll'ları bu sosa batırıp batırıp yedim.

Vietnam’ın sömürge yılları, 1859’da Saygon’un Fransız güçlerinin eline geçmesiyle başlıyor. Fransa, 1887’de ise Vietnam, Laos ve Kamboçya ülkelerini Hindiçini altında topluyor. Sömürge dönemi, 1930 yılında, gençliği boyunca dünyayı dolaşan, Paris’te yaşadığı sürece Fransız Komünist Partisi’nde yer alan ve sonra da Vietnam’a dönen Ho Chi Minh tarafından Komünist Partisinin kurulması ve partinin 1945’te, 2. Dünya savaşında Japonların yenilmesiyle oluşan boşluktan yararlanarak ülkenin kuzeyinin hâkimiyetini eline geçirmesi ile son buluyor. Fransızlar ise güneyde kalıyor. Bu bölünme, yıllar sonra Vietnam Savaşı’na neden oluyor. Vietnam, komünist rejim boyunca Rusya ve Çin'in de etkisinde kalıyor. Sonra da Amerika’nın komünizm tehlikesine karşı başlattığı, 10 yıl süren ve binlerce cana mal olan Vietnam Savaşı yaşanıyor.


Vietnamlılar, bu savaştan çok zarar görmelerine rağmen Amerikalıları affetmişler. Bu affın arkasında Çin'e karşı olan korkuları da olabilir. Amerika'yı bir dost ve koruyucu olarak görüyorlar. Ancak savaş sırasında gerillaların sık ormanlara saklanmasını önlemek ve ağaçları yok etmek için atılan portakal gazı nedeniyle her 9 çocuktan birinin doğuştan kalp rahatsızlığı olduğu söyleniyor. Çin ile ise ilişkiler çok iyi değil. Offshore petrol kaynaklarını paylaşamadıkları için araları bozuk. Öte yandan, şu anki fakirliklerinin en büyük nedenlerinden biri de Fransa'nın ülkedeki sömürüsü. Uzun yıllar insanları sadece karın tokluğuna tarlalarda çalıştırmışlar, ürünlerini ellerinden almışlar. Asya insanları hakikaten çok çekmiş. Yine de mutlular ve kalenderler. Ayrıca çok da sakinler. O kadar sıkışık trafikte bile kimse sesini çıkarmıyor.

Vietnam ile ilgili beni en çok etkileyen şeylerden biri de kralın döneminde, her seviyeden ailelerin çocuklarının belli bir sınava tabi tutularak, okullara yerleştirilmesi oldu. Yani şartların eşit olduğunu var sayarsak bir çeşit meritrokrasi hâkimmiş.


Belki komünizm döneminden kalan, belki de kraliyet zamanındaki meritrokrasi alışkanlığından süregelen, özellikle çocukların şartlarının iyileştirilmesi, eşit şartların mümkün kılınması toplumda da hissedilen bir gelenek. Asya ülkelerinin en büyük derdi olan hızlı zenginleşme ve fakirleşme ile toplumsal uçurumların oluşmasına engel olunamasa da yine de güzel ve iç ferahlatan sosyal projeler hayata geçirilmiş. Bir tanesi, Know One Teach One yani KOTO… Vietnamlı Jimmy Pham’ın başlattığı KOTO ile sokak çocukları ile dezavantajlı ailelerin çocukları yiyecek içecek sektörü için yetiştiriliyor ve kısa süre sonra Hanoi ve Ho Chi Min City’de bulunan KOTO restoranlarında istihdam ediliyor. 

Sözün kısası, Vietnam güzel, görülesi bir yer...

20 Eylül 2016 Salı

Isabel Allende'den Japon Sevgili


Çok sevdiğim yazar Isabel Allende'nin, 2015 yılında yayınlanan son kitabı, Japon Sevgili... Henüz Türkçe'ye tercüme edilmemiş ama eminim çok yakında Türkçe'si yayınlanacak. Ben, zevkle okuduğum bu kitabı, Bangkok'ta bir kitapçıdan aldım. Kitabın 2. Dünya Savaşı sırasında ABD'nin Japon asıllı vatandaşlarına uyguladığı baskı politikasını, medyanın da katkısıyla geliştirilen nefret söylemini, toplama kamplarını ve ötekileştirilen bir toplumu anlatam bölümü, beni hem şaşırttı, hem de çok etkiledi.

Japon Sevgili, 1939 yılında, 2. Dünya Savaşı'nın sinyalleri verildiğinde, ailesi tarafından güvenlik nedeniyle San Francisco'ya, akrabalarının yanına gönderilen Polonyalı Alma ile Alma'nın yeni ailesinin, Japon asıllı bahçıvanının oğlu Ichimei arasındaki aşkı anlatıyor. Allende, her zamanki gibi birbirinden farklı kahramanları, ayrı ayrı işliyor. Onları, tarihsel olayların içerisine özenle yerleştiriyor. Tarih kitaplarından okuduğumuz veya saklı devlet arşivlerinde kaybolup gittiği için bihaber olduğumuz savaşları, çatışmaları, darbeleri, insanlık suçlarını, zaferleri, özgürlük mücadelelerini kısacası belirli bir zaman diliminde dünyanın şahit olduğu olayları, kahramanların gözünden görüyoruz, onların duyguları ile hissediyoruz.

O zamanlar birer küçük çocuk ve arkadaş olan Alma ve Ichimei'nin sevgi dolu, eğlenceli hayatları, 1941 yılının Aralık ayında, Japonların Havai'de bulunan Pearl Harbor'daki Amerika Birleşik Devletleri donanmasına yaptığı ani saldırı sonrasında ABD'nin Japonya'ya savaş ilan etmesiyle tepetaklak olur.

24 saatten kısa süren ve 2300'den fazla ABD askerinin öldüğü Pearl Harbor baskını sonrasında, Roosevelt Japonya'ya karşı, birkaç gün sonra da Hitler ve Mussolini ABD'ye karşı savaş ilan eder.

Aynı anda, ABD'de medyanın da etkisiyle, Asyalılara karşı kapsamlı bir nefret kampanyası başlar. Halk, yıllardır birlikte yaşadığı insanları, "sarı benizli" olarak nitelemeye, tüm Asya kökenli vatandaşları ajanlık yapmak ve düşman ile işbirliği halinde olmakla suçlamaya başlar. Bunu, çok sayıda masum insanın tutuklanması takip eder. Balıkçı teknelerinde bulunan ve haberleşmek amacıyla kullanılan kısa dalga telsizler veya çiftçilerin arazileri temizlemek için kullandıkları dinamitler; bir süre sonra da mutfak bıçakları, dürbünler, fotoğraf makinaları, dini heykelcikler, geleneksel kıyafetler ve başka dildeki yayınlara sahip olmak bile suç unsuru sayılır ve gözaltılar, tutuklamalar artar.

2 ay sonra, Roosevelt, "sarı benizliler" tarafından işgal girişimi ihtimalinin olduğu gerekçesiyle, Kaliforniya, Oregon, Washington, Arizona, Idaho, Montana, Nevada ve Utah'ta bulunan tüm Japon asıllı vatandaşların bu bölgelerden tahliye edilerek, ordu tarafından 3 hafta içerisinde oluşturulan toplama kamplarına yerleştirilmesi emrini verir.

1942 yılının Mart ayında bir sabah, San Francisco halkı, Japon nüfusun şehri hemen boşaltması gerektiği anonsu ile uyanır. Önce, Japon asıllı vatandaşların evlerinin 5 mil ötesine özel izin olmadan geçmeleri, akşam 8 ile sabah 6 arasında ise evlerinden çıkmaları engellenir. Aynı zamanda, cemaat liderleri, dini liderler, işadamları, öğretmenler evlerinden alınıp, arkalarında ailelerini bırakarak bilinmeyen yerlere götürülür. Geride kalanlar ise banka hesaplarının dondurulduğunu farkederler, kısa süre sonra da ellerinde, avuçlarında ne varsa, yok pahasına satmak ve evlerinin kapılarına kilit vurup, yurtlarını terk etmek zorunda kalırlar.

Ağustos ayına kadar, 120 binden fazla erkek, kadın ve çocuk, çeşitli yerlerde kurulan 10 toplama kampına yerleştirilir. Yaşlılar ve akıl hastaları hastanelerden, çocuk ve bebekler yetimhanelerden toplanır. Şehirler, kapısına kilit vurulmuş boş evler, sahiplerinin ani gidişlerinden sonra sokaklarda aç ve susuz gezen kedi ve köpekler ile yeni ve belirsiz bir hayata sürüklenen insanların, yıllar önce daha iyi bir hayat umuduyla "Amerika'ya göç eden atalarının şaşkın ruhlarının" dışında bomboş kalır, birer hayalet şehre dönüşür.

15 Eylül 2016 Perşembe

Budapeşte

Budapeşte'den Prag'a giden trendeyiz. 2007 yılında, interrail sırasında, vizemizin Çek Cumhuriyeti’nde geçmediğinin son anda farkına varıp, Avusturya-Çek sınırında ıssız bir kasabada trenden indirilişimizden beri ilk kez Prag'a gitmeyi başarıyoruz. Yine trendeyiz. Koca vagonda çok sesli nefes alan, muhtemelen koah hastası, yaşlı bir amcayla biz varız. Eski bir tren… Neyse ki yanımıza atıştırmalık bir şeyler ile su almıştık. Visegrad'dan yeni geçtik. Birazdan Slovakya sınırına gireceğiz. Sırasıyla Bratislava ve Bryno'dan geçeceğiz. Öğlen Prag'ta olacağız. Tren bizi Prag'ta bıraktıktan sonra Berlin'den geçerek Hamburg'a kadar gidecek. Yolculuğumuz yaklaşık 7 saat sürecek. 

Budapeşte, Tuna nehrinin ikiye ayırdığı eski kent Buda ve yeni kent Peşte'den oluşuyor. Biz Peşte tarafında Deak Ferenc merkez metro durağına ve Yahudi mahallesine çok yakın bir yerde konakladık. 3 bloklu çok sayıda daire ve odanın bulunduğu bu kompleks, kısa ve daha uzun süreli konaklayan yabancı turistleri barındırıyor. İzmir'den sabah 6 uçağı ile yola çıktığımız için biraz yorgun ve uykusuzduk. Otele yerleştikten sonra biraz dinlendik ve her tatilimize damgasını vuran, ölümcül yürüyüşlere başladık. Bize çok yakın olan Andrassy Bulvarı boyunca yürüdük. 

2002 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil olan Andrassy Bulvarı, 1872’lerde inşa edilen, eski binaların, devasa konakların, Opera Binası gibi Budapeşte’nin önemli binalarının yer aldığı, insanda açık hava müzesi hissi yaratan, iki tarafı yüksek ağaçlar ile kaplı tarihi bir cadde. İlkbaharda yemyeşil olacağını tahmin ettiğimiz bu ağaçların altında, havanın soğukluğuna rağmen yürümek, çok keyifli ve huzur verici. 1950’lerde, Sovyetler Birliği işgali sırasında, caddenin adı Stalin Caddesi olarak anılmış, 1990’larda caddenin ismi, tekrar Andrassy olarak değişmiş. Cadde boyunca yürürken, Otragon meydanını, Naziler zamanında karargâh olarak kullanılan, çok sayıda Yahudi’nin hayatını kaybettiği, sonra da Komünizmin karargâhı olan Terror binasını gördük.

Budapeşte’de kaldığımız sürece, bizim kültürümüze oldukça yakın, çok lezzetli yiyecekler denedik. En ünlü Macar yemeği Goulash, mutlaka denenmeli. Dana eti, patates ve çeşitli sebzeler ile hazırlanan bu çorba, soğuk bir dönemde orada bulunan bizler için hem çok lezzetliydi, hem de biraz olsun içimizi ısıttı. Tabak şeklinde hazırlanan, üzerine kaymak ve peynir konarak servis edilen kızartılmış hamurlu yiyecek Langos ise, özellikle sokak satıcılarından alındığında, çok nefis. Ve geldik, en güzeline… Adeta tüm Budapeşte sokaklarını nefis yanık şeker ve tarçın kokusuyla dolduran, kömür ateşinde pişen kürtoskalacs veya makara tatlısı. 

Kürtoskalacs
Şehri saran lezzetli yiyecek kokularına, ellerinde biralar ile sokakları dolduran bol kahkahalı genç insanlara ve sık sık rastlanan pedal barlara rağmen, şehrin damarlarına işlemiş bir hüzün ve gotik mimarinin de etkisiyle insanı boğmayan ama dinginleştiren bir kasvet ve azıcık melankoli de hissediliyor. Biz bu hüznü ve ancak acının olgunlaştırdığı varlıklara mahsus bu çeşit dinginliği, Macaristan’ın 2. Dünya savaşında, faşizmin en çok can aldığı yerlerden biri olmasına bağladık. O sırada Macaristan’da yaşayan 800 bin Yahudi’nin 424 bininin 145’den fazla trene bindirilerek, Auschwitz toplama kampına gönderildiği, toplam 565 bin Yahudi’nin hayatını kaybettiği söyleniyor.

Budapeşte’de Dohany Sokağı’nda bulunan, Büyük Sinagog veya Dohany Sokağı Sinagog’u, bahçesindeki soykırımı simgeleyen anıt ve içindeki Yahudi Müzesi ile ülkedeki Yahudi cemaati, soykırım ve Yahudiliğin bir mezhebi olan Neolog (Yeni Kelime) Yahudiliği hakkında en iyi bilgi alınabilecek yer.

Ağlayan Söğüt, Büyük Sinagog Soykırım Anıtı
Neolog Yahudilik, 1800’lü yılların sonunda, Macaristan’da çıkan, daha ılımlı fikirleriyle Ortodoks Yahudilikten ayrılan bir reform hareketi. Avrupa’nın en büyük, dünyanın 2. En büyük Sinagogu olan Büyük Sinagog, Neolog Yahudiliğin de merkezi. 1859 yılında yapımı tamamlan sinagog, 2. Dünya savaşında ve Komünizm döneminde zarar gördüğü için, o sırada ABD’de yaşayan, dünya kozmetik devlerinden, Macar asıllı Yahudi Estée Lauder’in 5 milyon dolarlık yardımı ile onarılıyor, 1996 yılında bir müze ve soykırım anıtı ile kapılarını tekrar açabiliyor. 

Sinagog’un bahçesinde, Macar sanatçı Imre Varga tarafından yapılan, ağlayan söğüt heykeli bulunur. Söğüt ağacının her yaprağında, soykırım sırasında hayatını kaybedenlerin isimleri yazar.


Macaristan denince aklımıza ülke nüfusunun yaklaşık %8’ini oluşturan Romanlar ve Çigan olarak bilinen hareketli, çok sesli, Macar Romanlarının müziği gelir. Küçüklüğümde evde bir kaseti bulunan ve evimizde sık sık dinlenen, mutluluk veren Çigan müziği, Budapeşte Çigan Senfoni Orkestrası’nın kurulmasıyla Macaristan’da kurumsal bir kimliğe kavuşuyor. Çigan Senfoni Orkestrası’nın kuruluş hikâyesi de kendisi gibi ilginç ve komik. 1984 yılında çok sevilen Çigan müzisyeni Sandor Jaroka ölür ve ülkenin dört bir yanından Çigan müzisyenleri cenazesinde bir araya gelerek, doğaçlama bir performans sergiler. Bu performans öyle güzel, öyle etkilidir ki dünyanın en farklı senfoni orkestrasının kurulmasına karar verilir. 


Budapeşte yazısını bitirmeden önce, tarihi Buda’da bulunan labirentten bahsetmeden edemeyeceğim. Eğer tarihi ve kasvetli binaları seviyorsanız, biraz korkmak, heyecanlanmak ve hayal gücünüzü hareketlendirmek isterseniz, Buda Kalesi’nin altında bulunan labirente girmenizi tavsiye ederim.



Mart 2014, Prag

14 Eylül 2016 Çarşamba

Küresel Çelişki: Açlık ve Obezite

İklim ve doğa şartları, politik koşullar, çatışma ortamları, insanların hayatta kalma mücadelelerinin şartlarını da belirlemektedir. Bu şartlar, bazı toplumlara yaşamak için elverişli bir ortam sunsa da, bazı toplumlar hayatta kalabilmek için herkesten daha fazla mücadele etmek zorundadır. İnsanın temel gereksinimi olan gıda ve suya erişim düzeyi ise bu mücadelenin şiddetinin de temel belirleyicisidir. Bununla ilgili zihnimizde ilk canlanan imge büyük ihtimalle, kara kıtadaki, açlık ile hastalıktan karınları şişmiş, bir deri bir kemik kalmış çocuklar olacaktır.

Besleyici ve yeterli miktardaki gıdaya sürekli erişim, gıda güvenliğinin küresel tanımı olarak kabul görmektedir. Gıda güvenliği, gıdanın küresel paylaşımı ve arzındaki dengenin sağlanmasını ve gıda israfının en aza indirgenmesini gerektirmektedir. İklim değişiklikleri, tarım alanlarının azlığı ve diğer nedenler ile tarımsal üretimin olmayışı ve gıdada dışa bağımlılık, yalnızca açlık ile sonuçlanmamaktadır. Yanlış beslenme ve temel besin maddelerinden mahrumiyet, obeziteye de yol açmaktadır. Bu gerçeğin bir göstergesi olarak, dünyada obezite oranının en yüksek olduğu ve bu rahatsızlığın ciddi hayati risk ile önemli bir ekonomik yük oluşturduğu coğrafya, ülkemizden oldukça uzakta bulunan ve yukarıda anılan olumsuz özelliklere sahip olan Pasifik ada ülkeleridir.


Dünyanın Öteki Ucundaki Ülkeler
Pasifik ada ülkeleri, dünyanın en büyük okyanusu üzerinde dağınık bir şekilde bulunan, toplam yüzölçümleri 553.959 km2 olan (Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgelerinin toplam yüzölçümlerinden biraz fazla) çok sayıda irili ufaklı kara parçasından oluşmaktadır. En büyük ada ülke olan Papua Yeni Gine, bu alanın %83’üne sahiptir.

Okyanusun ortasında bulunan, tropikal bitki örtüsü ile kaplı bu ülkeler, kartpostal resimleri gibi muntazam görüntüler oluşturmaktadır. Genellikle büyük ülkeler tarafından yaptırılmış yarı beton, yarı deniz kumu yollarının kenarlarında palmiye ve hindistan cevizi ağaçları ile tek katlı evler bulunmaktadır. Evler, genellikle camsız ve hatta bazı bölgelerde duvarsız yalnızca çatıdan ibarettir. Dinin günlük hayatta önemli bir yer tuttuğu ülkelerde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kökenli Hıristiyan misyonerlik faaliyetleri oldukça yoğundur ve çok sayıda farklı tarikat, kendi topluluklarını oluşturmuştur. Yine de küçük Müslüman ve hatta Budist topluluklara rastlamak mümkündür.

Bu ülkelerde nüfusun büyük kısmı kırsal bölgelerde yaşasa da, şehirleşme oranı da hızla artmaktadır. Tropik siklonlar, seller ve kuraklık gibi iklimle bağlantılı felaketler, ada ülkeleri için büyük tehdit oluşturmaktadır. Gıda yetersizliği ve insanların gıdaya erişiminin zorlaşması, bu felaketlerin birincil sonucu olarak belirmektedir. Küresel sıcaklığın artması, deniz seviyesinin yükselmesi ve iklim şartlarında meydana gelen ani değişimlerin sıklığının artması, bu ülkelerde yaşayan insanları iklim değişikliklerinden en olumsuz etkilenen insan topluluğu haline getirmiştir.

Pasifik Ada ülkelerinde yaşayan insanların kökeni ile ilgili birçok 
araştırma yapılmış, bu toplulukların, Güney Asya'da Endonezya ve Malezya 
arasında bulunan Polinezya ve Melanzeya'dan göç ettiği ancak köle ticareti 
sırasında büyük ülkelerce buraya getirilen Afrikalılar ile karışarak melez bir ırk 
oluşturdukları sonucuna varılmıştır.
Uzun yıllar Fransa ve İngiltere’nin sömürgesi olan ve bağımsızlıklarını diğer sömürgelere göre çok sonra, 1970’li yıllarda elde eden bu ülkeler, bağımsız ve istikrarlı ekonomileri tam anlamıyla tesis edememiştir ve birçoğu, hala dış yardımlar ile ülke dışında yaşayan vatandaşlarının ana karaya gönderdiği yardımlara bağımlı olarak yaşamaktadır. Avustralya ve Yeni Zelanda, Tayvan ve Japonya ile ABD, başlıca bağışçı ülkeler olurken, Canberra ve Wellington Büyükelçilerimizin girişimleriyle, ülkemiz de kanalizasyon sisteminin kurulması (Marşal Adaları), tarımsal araştırmalara destek (ekmek ağacı, Samoa) gibi projelere hibe sağlamıştır. Ada ülkelerinden 5’i, Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler listesinde bulunmaktadır (Tuvalu, Kiribati, Vanuatu, Samoa ve Solomon Adaları) bu statü de ülkelerin uluslararası kaynaklardan daha çok yararlanmasına imkân tanımaktadır. 
Günlük hayatta büyük öneme sahip gıda maddesi, adalar arası ticarette de 
başlıca ürünlerden biri olan “kava”dır. Buraya özgü bir bitkinin köklerinden 
yapılan kava içkisi alkol içermemekle birlikte yatıştırıcı etkiye sahiptir. Kava, 
bir ritüel havasında, hindistan cevizi kabuklarıyla sunulmaktadır.
Bağımsızlıklarının ilk yıllarından itibaren, bölgedeki birçok hükümet ihracat yapıp, döviz girdisi sağlayabilmek için tarım ürünü ve canlı hayvan yetiştiriciliğini teşvik etse de ve ormanlık alanların bir kısmının tarıma açılmasıyla yetiştirilen tarım ürünlerinde artış sağlansa da, ürünlerin ihraç edilmesi hedeflendiği için pirinç ve un başta olmak üzere, yerli ürünlerin çoğunun fiyatları ithal ürünlerden daha yüksek olmuştur. Bu nedenle, ucuz ithal ürüne bağımlılık, nüfus ile birlikte her geçen yıl artmıştır.

Bölgede, tarım alanlarının yüzde 70’inde sulama sistemi olmadığı için, su ihtiyacı yağışlar ile giderilmektedir. İklim değişikliklerinin tarımsal üretim üzerindeki olumsuz etkilerinin nedeni de budur. Bu nedenle, bir yıl boyunca tarımsal üretim anlamında net ihracatçı olan bir ülke, sonraki yıl hava koşulları nedeniyle gıda ihtiyacının karşılanması için tamamen dışa bağımlı bir ülke haline gelebilmektedir. Öte yandan, okyanusun sıcaklığı ile nem oranındaki değişimler ve siklonlar, hem tarım, hem de adalar için hayati önem taşıyan balıkçılık üzerinde yıkıcı etki oluşturmaktadır.

Birleşmiş Milletler Dünya Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), Pasifik Bölgesel Çevre Programı ve Güney Pasifik Üniversitesi’nin 2008 yılında yürüttüğü çalışmaya göre, iklim değişikliklerinin bu etkilerini kontrol altına alacak önlemler veya gerekli adaptasyonlar hayata geçirilemezse, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörlerindeki ekonomik kayıpların, 2050 yılında sırasıyla Fiji ve Kiribati’nin 2002 yılındaki milli gelirlerinin %2-3’ü ile %17-18’ine yaklaşacağı tahmin edilmektedir.

1990’lı yıllarda, balık ve deniz ürünleri tüketiminin küresel ortalamanın bir hayli üstünde olduğu bölgede, deniz ürünlerinin %70’ten fazlasının ihraç edilmesi ve balıkçılık sektörünün Avustralya ve Yeni Zelandalı firmaların himayesinde olması nedenleriyle, son yıllarda fiyatlar yükselmiş ve yerel tüketim düşmüştür.

Tüm bu ekonomik, üretim ve iklimsel sorunlar, küreselleşmenin sonuçlarından olan beslenme tarzlarındaki değişiklikler ile birleşince, obezite ve obezitenin doğurduğu bulaşıcı olmayan hastalıklar, iklim değişiklikleri ile birlikte bölgedeki insanlar ve hükümetler için en büyük tehdit olarak öne çıkmaktadır. Gıda tüketiminde dışa bağımlılık, ucuz ithal ürüne yönelmeyi kaçınılmaz kılarken, bu ürünlerin büyük kısmı da sağlıksız gıda olmaktadır. Geleneksel olarak deniz ürünleri ve doğal meyveler ile beslenen bu toplumların beslenme alışkanlıkları değişmekte, pirinç ve un en çok talep edilen besin maddeleri haline gelmektedir. Bu bölge, bazı çevrelerce bu durumu anlatmak için ortaya atılan “Beslenme sömürgeciliği”, “coca cola kolonyalizmi” gibi kavramlara tam anlamıyla örnek teşkil etmektedir.

Kötü beslenme sebebiyle, bölgede 25 – 64 yaş arası nüfusun %40’ı şeker hastasıdır ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından bu oranın, 2025 yılında iki katına çıkması beklenmektedir. Kalp hastalıkları ve diğer sağlık sorunlarının, zaten istikrarsız olan ekonomilere getireceği yük ise bu ülkelerin başa çıkamayacağı boyutlara ulaşacaktır.

Pasifik Ada Ülkelerine Bakış
ABD’nin deniz aşırı uzantısı sayılabilecek Marşal Adaları’nda diğer Pasifik ada ülkelerinin aksine büyük marketler bulunmakta ve bu marketlerde sadece ABD ürünü satılmaktadır. Markette satılan ve büyük kısmı hazır gıda olan ürünler, uzun aralıklar ile ülkeye gelen gemiler tarafından taşındığı için, çoğunun tüketim tarihi ya geçmiş, ya da geçmek üzeredir. Taze meyve ve sebze bulmak ise oldukça zordur. Dünyanın en büyük köpekbalığı koruma alanı burada yer almaktadır. Buraya ait Bikini adası ABD'nin nükleer denemelerini yaptığı adadır. Buna karşılık, ABD’nin adaya yaptığı yardımlar, ülkenin ana gelir kaynaklarından olurken bu yardım 1986 – 2001 yılları arasında 1 milyar doları bulmuştur. Ada, 2004 – 2024 yılları arasında da 1,5 milyar dolar yardım alacaktır.

Adada, ABD modeli bir modernliğin izleri görülse de, geleneksel yaşayış da hala sürmektedir. Örneğin, alıştığımız tabakların yanı sıra muz yaprağından örülen doğal tabaklar da günlük hayatta kullanılabilmektedir. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından nesli tükenmekte olan türler listesinde yer alan deniz kaplumbağası, burada çok rastlanan, sıklıkla avlanan ve özel günlerde sofralardan eksik olmayan bir yiyecektir. 

Pandenus ağacı ve bitkisi
Marşal Adaları’nın Türkiye’nin Fahri konsolosu ve buranın en varlıklı işadamı Ramsey Reimers, hükümetin de desteğiyle adalara özgü ürünlerin markalaşması için çalışmakta ve yine burada yetişen, hastalıkların tedavisinde ve diş beyazlatmada sıklıkla kullanılan pandenus bitkisinden meyve suyu elde ederek, şişeleme ve bu ürünün ihracatının yapılması için çalışmaktadır. Ancak, ülkede gıda mühendisi bulmak çok zor olduğu için, ürün geliştirme konusunda sıkıntı yaşanmaktadır. Şu an üretimi yapılan pandenus suyunun, çok güçlü bir tada sahip ve içimi zor bir içecek olması nedeniyle dış pazarlarda talep bulması imkânsız görünmektedir. 
Marşal Adalarında geleneksel el işlerini gösteren bir kadın
Bölgenin en gelişmiş ülkelerinden birisi olan Fiji, gür ormanlara, mineral kaynaklara ve oldukça zengin deniz ürünlerine sahiptir. Turizm, şeker ihracatı ve yurtdışında çalışan Fijililerin ülkeye gönderdikleri gelirleri, ülkenin temel döviz girdileridir. Ülkenin başlıca tarım ürünleri, şeker kamışı, hindistan cevizi, manyok, pirinç, tatlı patates, muz olurken, küçük ve büyükbaş hayvancılık ile balıkçılık da önemli sektörlerdir.

Ülke, yüksek obezite oranı nedeniyle dünyada 12’inci sırada yer almaktadır. Kötü beslenmenin yol açtığı diyabet ve kalp – damar hastalıklarına yakalanma yaşı ise her sene düşmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Fiji raporunda ülkede hızla artan bulaşıcı olmayan hastalıklar oranının nedeni, ithal ucuz ancak besin değeri az gıda olarak gösterilmektedir.

Bölgedeki tek üniversite olan Güney Pasifik Üniversitesi’nin merkezi de burada bulunmaktadır. Başkenti Suva, en gelişmiş şehri ise Nadi’dir. Nadi’de turizm oldukça gelişmiştir. Burası, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı turistler için önemli bir tatil destinasyonudur. Pasifik adalarının genel antropolojik özelliklerinin yanı sıra, ülkenin nüfusu 1800’lü yıllarda İngilizler tarafından madenlerde çalışmaları için buraya getirilen Hintliler ile karışmışlardır. Nüfusun üçte biri, Hint kökenlidir.

2006 yılında ülkede gerçekleşen darbe nedeniyle, Avrupa Birliği ülkeye yaptığı tüm yardımları durdurmuş ve ülkenin İngiltere’nin himayesindeki Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nation States) üyeliği askıya alınmıştır.
Tuvalu’nun en büyük adası ve başkenti olan Funafuti’nin yukarıdan 
görünümü. Açık renk, ince uzun çizgi, uçak pistidir.
Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olan Tuvalu’nun yüzölçümü 26 km2 (Buca’dan daha küçük), nüfusu 10.698’dir. Ülke, 8 etolden oluşmaktadır ve bu adalar bir dikdörtgen gibi konuşlanmış ve aralarında lagün oluşturmuştur. 

Tek otele sahip ülkede restoran bulunmamakta ve tek tük bakkal dükkânına rastlanmaktadır. Ülkedeki insanların en büyük eğlencesi ise haftada iki kez gelen uçağı karşılamak ve uçağın olmadığı günlerde ise adanın neredeyse tamamına yayılan uçak pistinde yürüyüş yapmaktır.
Ülke, dış yardımlar ile ayakta durmaktadır. Devlet binaları ve diğer altyapı yatırımları, Avustralya, Yeni Zelanda, Tayvan ve Japonya ile bir miktar da Rusya’nın yardımları ile yapılmıştır. Ada çevresinde ve lagünde balıkçılık, ABD’li ve Yeni Zelandalı firmalar tarafından yapıldığı için, ada halkının balık tüketimi son yıllarda oldukça düşmüş ve özellikle Yeni Zelanda’dan ithal edilen dondurulmuş veya işlenmiş et, tavuk, sosis gıdalar, en çok tüketilen gıdalar haline gelmiştir. Tuvalu’nun diğer bir döviz kaynağı da “tv” uzantılı internet sitelerinin kullanım izninden kazandığı gelirdir. 
Port Vila, Vanuatu
Adada küçük bir arazide tarım yapan ve her Cuma sabahı ürünlerini satışa çıkarıp, aynı zamanda Ada halkına tarım yapmayı öğreten küçük bir Tayvan nüfusu bulunmaktadır. Ayrıca, 7 Budist ve kökenleri Pakistan olan ve kendileri tarafından inşa edilen küçük caminin yanına yerleşmiş 2 Müslüman aile de yaşamaktadır. Ülkede, 1 okul ve 1 hastane bulunduğu için eğitim ve sağlık hizmetleri oldukça kısıtlıdır. Obezite oranı çok yüksek, yaşam süresi diğer ülkelere göre oldukça düşüktür. Ölümlerin %67’sine kötü beslenme kaynaklı bulaşıcı olmayan hastalıklar neden olmaktadır. 

Yakın zamanda, T.C. vatandaşlarına vize uygulamasının kalkmasıyla gündeme gelen Vanuatu ise, tarımsal üretim konusunda bölgenin şanslı ülkelerindendir. Tarımsal üretim ve hayvancılık, kimyasal kullanılmadan, organik yöntemler ile yapılmaktadır. Özellikle sığır eti üretim tesisleri, Fransızlar ve Japonlar tarafından işletilmekte ve ihracatın büyük kısmı da bu ülkelere yapılmaktadır. Et ve diğer tarım ürünlerinin ihracatından oldukça yüksek gelir elde edildiği için bu ürünler iç pazarda yüksek fiyatlar ile satılmakta, bu nedenle de yerli halkın kolayca erişemediği ürünler olmaktadır. Yine de elverişli iklim koşulları ve arazi yapısı, ada halkının kendi kendisine yetecek kadar ürün yetiştirmesine olanak sağlamakta, bu avantaj da adada obezite oranının biraz daha düşük olmasına katkıda bulunmaktadır. Vanuatu, Türkiye Fahri Konsolosu Prof. Dr. Mehmet Atar’ın da katkılarıyla Türkiye ile ilişkileri hızla gelişen Pasifik Ada Ülkelerinin başında gelmektedir. Bununla birlikte, Vanuatu ve Fiji ile kültürel ve sosyal diyaloğun başlatılması konusunda, 2013 yılında bir adım atılmış ve bu ülkelerden çocuk grupları, İzmir’de düzenlenen 23 Nisan Uluslararası Çocuk Festivali’ne davet edilmiştir. Çocuklar, ülkelerinin ismini daha önce hiç duymamış akranları ile buluşmuş ve onların aileleri ile birlikte 10 gün geçirerek, geleneksel danslarını ve kültürlerini Türk halkıyla tanıştırmıştır.

Bölgenin ve hatta dünyanın en düşük gelirli ülkelerinden biri olan Kiribati (okunuşu Kiribas), bir tarafı lagün ve diğer tarafı okyanus olan, betonlaşmanın yok denecek kadar az olduğu ve insana kumsala kurulmuş hissi veren bir ülkedir. Yüzölçümünün büyük kısmı okyanus olan ülke, birbirinden uzak, çok sayıda adadan oluşmaktadır. Başkent Tarawa, ikinci dünya savaşında Japonya ve ABD’nin karşılaştığı ve savaşın en kanlı mücadelelerinden birinin
gerçekleştiği yerdir. Bu nedenle, adanın belirli yerlerinde, hala savaştan kalma sığınaklar ve toplar bulunmaktadır. Hükümet binasına giden tek yolun bir kısmı asfaltlanmıştır, diğer yerler ise ince bir kumla kaplı olduğundan şehrin üstünde toz bulutu hâkimdir. Başkentin biraz dışındaki köylerde, insanlar elektriksiz, çalılardan yapılmış çatılar altında, duvarları olmayan evlerde yaşamaktadırlar. Geleneksel yemek pişirme yöntemlerinin hala kullanıldığı ve oldukça düşük gelir seviyesi nedeniyle insanların marketlerden hazır gıda alamadığı bu köylerde, sadece balık, diğer deniz ürünleri, hindistan cevizi ve pirinç temel besin maddeleri olmaktadır. Methodistler, Mormonlar ve Seven Day Aventist başta olmak üzere çeşitli tarikatlar kendi cemaatlerini oluşturmuş ve her biri kiliselerinin çevresine yerleşmiştir. Dini inanışlar, özellikle çok katı ahlaki kuralları olan Mormon toplulukları başta olmak üzere, ada halkının giyim kuşamından, kadınların sosyal hayattaki statüsüne kadar günlük yaşamı düzenleyen başlıca faktör olmaktadır. Evlerin arasında, sık sık yer alan büyük toplanma alanlarının çatıları, onları Tanrı'ya olan saygılarını göstermeye zorlamak amacıyla eğilmeleri için alçak yapılmıştır. Her akşam, bu yapılar içerisinde mensup oldukları tarikatın rahipleri vaazlar vermektedir.

Pandenus bitkisi burada da yetişmektedir. Köklerini de ilaç olarak kullanan adalılar, bebekler yeni doğduklarında köklerini ezip elde ettikleri sıvıyı bebeklere içirmektedirler. Hastanede eczane olmasına rağmen, kimse ilaçlara güvenmemekte ve geleneksel yöntemler ve oraya has bitkiler ile kendileri ilaç yapmaktadır.

Kamu sektörü, istihdamın neredeyse tek kaynağıdır ve bakanlar ve kamu sektörü çalışanları, toplantıda bulundukları süre karşılığında ücret aldıkları için uzun süren toplantılara burada çok rastlanmaktadır. Kamu temsilcilerinden sivil insana, en büyük dertleri küresel ısınmadır. Normalde yağışlı ve kuru olmak üzere iki mevsim yaşarlarken, şimdi ne zaman yağmur yapacağını kestiremedikleri için zaten kısıtlı olan tarım ve balıkçılık sektöründen verim alamamaktalar. Medcezir nedeniyle su çekilme ve yükselme olaylarının yanı sıra beklenmeyen yağmurların yol açtığı seller ve fırtına, ülke için büyük tehdit oluşturmaktadır. İklim değişiklikleri ile mücadelede küresel bir önlem olarak sunulan karbon ticaretinin ise çözüm olmadığı düşünülmekte, büyük ülkelerin cezaları ödeyerek yine de sera gazı salınımlarını düşürmek için çaba sarf etmeyeceği savunulmaktadır. Neticede, ticaretin sürmesi için düşük sera gazı salınımı yapan ülkelerin yanı sıra yüksek salınım gerçekleştiren ülkelere de ihtiyaç duyulacaktır.

Nauru, Pasifik Okyanusu'nun ortasında, 21 km sahil şeridine sahip, küçük bir ada ülkedir. Pasifik adaları arasında seferleri olan ve burada en çok tercih edilen havayolu şirketi Our Airlines, Nauru hükümetine aittir. 10 yıl öncesine kadar çok büyük fosfat rezervlerine sahipken oldukça zengin olan ülke, rezervler tükendiği için oldukça çaresiz kalmıştır. Şimdi toprağın daha derinine inerek, oradan fosfat çıkarma çalışmalarına başlanacaktır. Ancak, hükümet gelire ihtiyaç duyduğu için Avustralya Hükümeti ile yaptığı anlaşma gereği, Nauru Avustralya’ya sığınmak için gelen ancak yasal teftiş süreleri sürerken ülkeye girmeleri kabul edilmeyen mültecilerin topraklarında kalmasına izin vermekte, Avustralya da ona belirli miktarda ödeme yapmakta ve mülteciler ile ilgilenmeleri için görevli ekipler göndermektedir. Şu an çoğunluğu Afganistan, Irak ve Sri Lanka'dan olmak üzere 600’den fazla mülteci, adanın çeşitli yerlerinde bulunan kamplarda yaşamaktadır. Avustralya Hükümeti tarafından uygun bulunan mülteciler, ülkeye kabul edilmekte, kabul görmeyenlerin ise Nauru’da kalmaları istenmektedir. Nauru için önemli bir finans kaynağı olsa da, Naurular Avustralya tarafından kabul edilmeyen mültecilerin adanın huzurunu bozacaklarından endişe duymaktadır.

İthal Gıdaya Mahkûm Toplumlar ve Kronik Hastalıklar
Dünya Sağlık Örgütü tarafından yayınlanan verilere göre en az 10 Pasifik Ada ülkesinde nüfusun yarısından çoğu normalden fazla kiloya sahiptir. Bu oran, ülkeden ülkeye göre değişmektedir ve mesela Fiji’de %30 civarında olurken Samoa’da %80’i bulmaktadır. Bu bölge, şeker hastalığının dünyada en çok görüldüğü bölge özelliğini de taşımaktadır. Mikro besin yetersizlikleri de haliyle çok yaygındır. 16 ülkenin 15’inde çocuk ve gebe kadınların toplam nüfusunun beşte birinde anemi (kansızlık), özellikle Fiji ve Vanuatu’da iyot eksikliği nedeniyle nüfusun önemli bir kısmında guatr hastalığı görülmektedir. Vitamin A eksikliği ise özellikle Kiribati, Marşal Adaları, Mikronezya ve Papua Yeni Gine’de büyük risk teşkil etmektedir.

Pasifik adalarının 9,7 milyon olan toplam nüfusunun %40’ı, kalp hastalıkları, şeker hastalığı ve yüksek tansiyon gibi bulaşıcı olmayan hastalıklardan mustariptir. Bu hastalıklar, toplam ölümlerin üçte birinin nedeni olmaktadır ve ülkelerin toplam sağlık giderlerinin %40-60’ı, bu hastalıkların neden olduğu harcamalardır. Ortalama yaşam süresi, bulaşıcı olmayan hastalıkların görülme yaşı ile birlikte her yıl düşmektedir.

Kaynaklar:
CIA Factbook
Birleşmiş Milletler Dünya Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), Pasifik Bölgesel Çevre Programı ve Güney Pasifik Üniversitesi Pasifik Adaları Raporu
Dünya Sağlık Örgütü Bültenleri

11 Eylül 2016 Pazar

Topluluk Önünde Konuşmanın 9 Sırrı ve En İyi TED Konuşmaları, bu kitapta!

Siz de benim gibi TED Talk müdavimiyseniz, Carmine Gallo'nun Talk Like TED kitabında bulacağınız iki nokta var. Birincisi en çok izlenen ve beğenilen TED sunumları için tavsiyeler, ikincisi ise TED konuşmacıları gibi etkin, sıkıcı olmayan, keyifle izlenen ve akılda kalan konuşmalar yapabilmek için ipuçları.

TED Conference, 1984 yılında Richard Saul Wueman tarafından tek seferlik bir konferans olarak organize edildi. 6 yıl sonra 4 gün süren ve yılda tek bir kez düzenlenen bir organizasyona dönüştü. 2009 yılı itibariyle, diğer organizatörlere konferans düzenleme lisansı verilmesi ile birlikte tüm dünyaya yayıldı.

En çok izlenen ve beğenilen TED konuşmacıları, Al Gore, Sir Ken Robinson, Tony Robins ve U2’nun üyesi Bono’dur. TED, bir çok alanda, dünyaca üne sahip kişilerin ciddiye alınmak istediklerinde konuşma yaptıkları bir organizasyon haline geldi. Belgesel Yapımcısı Daphne Zuniga, TED’i dünyaca ünlü sirke gönderide bulunarak, "Zihnin Cirque de Soleil'i (Cirque de Soleil of Mind) olarak tanımlar.

Bu kitap, çok sayıda TED konuşmacısının konuşmaları ve deneyimlerinden yola çıkarak, topluluk önünde beğenilen bir konuşma yapmanın 9 sırrını içerir.

İşte bu 9 sır ver herbiri için örnek verilen, en beğenilen Ted Sunumları... Parantez içerisindeki rakamlar ise benim sunumlara verdiğim puanlar (1 ile 10 arası)


DUYGUSAL OLMALI!


1. Tutku
İnsanın potansiyelinin farkına varması ve içindeki cevheri dışa çıkarması

Yaptığı işe tutkuyla bağlı olan kişi, o iş ile ilgili bir konuşma yaparken tutkusunu dinleyicilere yansıtır. Popüler TED konuşmacılarının mesleğinin değil, tutku, takıntı ve hobisinin olduğu söylenir. 


Örnek Konuşmalar:
Jill Bolte Taylor - neuroanatomist stroke (duygusal, komik ve bilimi eğlenceli hale getiren bir konuşma) (8)“Başarı mutluluk getirmez, mutluluk başarı getirir. Tutkulu liderler, çevrelerinde mutlu, tutkulu ve istekli kişilere sahip olurlarsa daha başarılı olurlar.”

2. Hikayeler
İnsanların zihinlerine ve kalplerine ulaşabilmek için hikayelerin anlatılması

İletişim teorisinin kurucularından Yunanlı Filozof Aristoteles’e göre iknanın 3 bileşeni vardır: ethos (inanılırlık - etik), logos (mantık - akıl, veri ve istatistik) ve pathos (empati - duygulara hitap etme).

Sunumlarda 3 çeşit hikaye anlatılır: kişisel hikayeler, başkalarının hikayeleri ve markaların hikayeleri

Örnek Konuşmalar:
Isabel Allende – (hikaye anlatıcı ve tutkulu) (9)
Brene Brown – “Power of Vulnerability” (hikaye anlatıcı) (7)

3. Karşılıklı Konuşmalar
Bir sunuma ne kadar çalışılırsa, sunum ne kadar tekrar edilirse sunan kişi o kadar konusuna hakim olur ve dinleyiciler ile rahat iletişim kurar.

Örnek Konuşmalar:
Amanda Palmer – “Art of Asking” (konuşma sonrasında blogunda 105 kişiye teşekkür ediyor. (8)
Steve Jobs ve 10.000 Saat Kuralı “it takes 10.000 hours of practice to master a skill.”
Lisa Kristene - Modern Day Slavery (9)

“Dünyanın en karizmatik liderleri, vücut dilini en iyi kullananlardır.”


YENİLİK İÇERMELİ!

4. Yeni Bir Bilgi
İnsan beyni, yenilikleri çok sever ve yeni bir bilgi söz konusu olduğunda, beyin öğrenmeye çok açıktır.

Yeni bir şey öğrenme süreci, heyecanlı bir oyun oynarken veya yapay olarak kokain ile oluşan kimyasal süreç ile aynıdır – dopamin salgılanır.

Örnek Konuşmalar:
Hans Rosling, The Good News of the Decades - Statistics on Child Mortality (7)


5. Şaşırtıcı Anlar
Dinleyicileri şok eden anlar, sunumun çok sonrasında da hatırlanacaktır.

Deneyimlenen şaşırtıcı, üzücü, eğlenceli, neşeli, korkulu, iğrenç ve merak uyandıran olaylar, uzun süre hatırlanır. Konuşmaların sonunda anlatılan çarpıcı bir hikaye, sunumun unutulmamasını sağlar (showstopper).

Örnek Konuşmalar:
Bill Gates – Mosquitos, Malaria and Education (6)
Raghava KK – My 5 Lives as an Artist (10)


6. Mizah
Konuşmalarda, anektotlara, gözlemlere, kişinin kendi hayatından hikâyelere, mukayeselere, benzetmelere, başkalarının sözlerinden alıntılara yer verilebilir.

Örnek Konuşmalar:

Sir Ken Robinson - Schools Kill Creativity (Anektotlarla, seyircileri sürekli güldürüyor ) (9).
Dan Pallotta, bir Aids STK'sının kurucusu, gay bir üçüz babası olarak sosyal girişimcilikle ilgili konuşuyor (6).


UNUTULMAZ OLMALI!


7. Verilen Konuşma Süresine Uyulması

18 dakika ideal süredir.

"Eğer bir şeyi kolayca anlatamıyorsun, onu çok iyi anlamamışsındır."
Albert Einstein

"Simplicity is the ultimate sophistication"
Leonardo da Vinci

Örnek Konuşmalar:
David Christian - Dünya tarihini, 18 dakikaya sığdırmıştır. (9)
Neil Pasricha (Blogger) - 3 Awesome - Muhteşemliğin 3 Kuralı (10)
Kötü şeyler yaşadığınızda, dünya başınıza yıkıldığında iki seçeneğiniz vardır: ya sonsuza kadar yas tutarsınız ya da bir süre yas tutarsınız ve sonra devam etmenin yollarını bulursunuz) 


Awareness (Farkındalık - dünyayı ilk kez keşfeden 3 yaşındaki halimiz hep içimizdedir. Onu kaybetmemeliyiz.) 

Authonticity (Özgünlük) "Being you and being cool with that".

8. Duyuları Harekete Geçiren Zihinsel Resimler
5 duyuya hitap edilmelidir.

Örnek Konuşmalar:
Michael Pritchard (6)
Al Gore (7)
Bono – The Good News About Poverty (8)

9. Otantiklik, Dürüstlük ve Şeffaflık
İnsanlar, aslında olmadığımız gibi davrandığımızda yapaylığı hissedeceklerdir.

Örnek Konuşmalar:
Sheryl Sandberg, Why do we have too few women leaders? (8)

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kiribati

Kiribati'de uçaktan inişimiz, havaalanına girişimiz ve havaalanından bavullarla çıkışımız hayatımın en büyük şaşkınlıklarından birini yaşattı bana. Havaalanı, küçücük, derme çatma bir kulübeden ibaret. Kontrol gişelerini de tahtalardan ve hasırlardan oluşturmuşlar. Yolcuların beklerken sıraya girmeleri için de yine tahta ve hasırlardan paneller yapmışlar. Bavulları alıp, dışarı çıktığımızda hemen taksi aradık ama ülkede taksi olmadığını kısa bir süre sonra anladık. 

Tarawa'nın Uçaktan Görüntüsü
Çok çok eski bir minibüs önümüzde durdu. Muavin olan kadın tüm valizlerimizi arabaya yükledi ve maceralı bir yolculuk başladı. Her yer çok tozlu, hava çok sıcaktı. Minibüs dolduğu halde, hala iki
Tarawa Uluslararası Havalimanı
adımda bir durmaya ve yeni bir yolcu almaya devam etti şoförümüz. İnsanlar, kucak kucağa oturmaya başladı. Ekibimizin bir üyesinin, pahalı takım elbiseleri içerisinde, şaşkın şaşkın çevreye bakışını hiç unutmayacağım. İnsanlar çok şişman, iri ve çıplak ayakla dolaşıyorlar. Çocuklar ise genellikle tamamen çıplak. Tüm bu karmaşa, toz ve kalabalık arasında minibüsümüzde, the Doors’un efsane şarkısı Come on baby light my fire çalıyordu. Biz de mecbur eşlik ettik :) 

Uzun bir yolculuktan sonra daha önceden rezervasyon yaptırdığımız otelimize geldik. Bu arada Avustralya dolarımız olmadığı için muavin bizden para almadı. Hayatımın en tuhaf yolculuğu, bana ikram edilmiş oldu.
Tarawa'da Bir Ev
Otelin girişinde çok keskin bir koku vardı. Yatakları dışarı çıkarmışlar. Kulübe gibi bir yerde resepsiyon yer alıyordu ve bize maalesef otelimiz kapalı dedi :) Otel, devletten özel sektöre devredilmiş. O gün ise devir günüymüş ancak henüz yeni sahipleri gelmemiş. Bizim rezervasyonumuzu yeni sahiplerine iletmişler. Yani otel kapalı!

Başka bir otel bulmamız konusunda bize yardım etmelerini rica ettik. Bir saate yakın kokular içerisinde bekledikten sonra bir arabayla iki genç kız bizi almaya geldi. Mary ve Reteta ile böylece tanıştık. Reteta, otelde resepsiyonist ama aynı zamanda şoförlük de yapıyor. Mary ise otelin sahiplerinin kızı. 
Utrerei Motel Çalışanları
Utirerei Motel, küçük ama diğer yerlere göre oldukça temiz ve çok da şirin. Kadınlar tarafından idare edilen bu otelde iki gün çok rahat ettik, bir önceki durağımızda geçirdiğimiz dev boyutlardaki hamam böcekli gecelerden sonra iyi uyuduk ve çoğunlukla ıstakoz ve ton balığı olmak üzere güzel yemekler yedik. Otelde başta Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Amerikalı ve Fijili olmak üzere yabancılar da vardı. 

Kiribati (okunuşu Kiribas), bir tarafı lagün ve diğer tarafı okyanus olan, kelimenin tam anlamıyla kumsala kurulmuş bir ülke ve Tarawa da başkenti. Mercan adaları, palmiye ağaçları, henüz büyük oteller ile bozulmamış doğası ile nefis manzaralar, insanı büyülüyor gerçekten. Yüzölçümü çok büyük olsa da aslında birbirinden uzak 33 adadan oluşuyor. Ülkenin sloganı, "Te Mauri, Te Raoi ao Te Tabomoa" yani “Sağlık, Barış ve Refah”. Polinezya ve Melanezyalıların yaşadığı bu ada takımları, ilk kez Batı’dan bir “misafiri” 1788 yılında Doğu Hindistan Şirketi’nin gemilerinden birinin kaptanı olan İngiliz Kaşif Thomas Gilbert oluyor. Zaten Kiribati, aynı zamanda Gilbert Adaları olarak da anılıyor. Kiribati, yeni güne ve dolayısıyla yeni yıla ilk giren ülke.


1943 Tarawa Çarpışmasından Kalan Bir Sığınak

Tarawa, II. Dünya Savaşı’nda Japonya ve Amerikalıların karşılaştığı ve savaşın en kanlı mücadelelerinden birinin gerçekleştiği yer. Çarpışma, 1916 yılından beri İngiliz sömürgesi olan ülkenin 1941 yılında Japonlar tarafından işgal edilmesinden 2 yıl sonra, 1943 yılında gerçekleşiyor. 76 saat süren bu kanlı karşılaşmada, 6.500 civarında Japon, Amerikalı ve Koreli hayatını yitirmiş. Zaten adanın belirli yerlerinde savaştan kalma sığınaklar ve toplar bulunuyor. 



     Öğle uykusunda bir domuz
Tarawa’da tek bir yol var ve bu yolun çok az kısmını, aslında sadece bakanlık binalarına ulaşan tarafını, Japonlar birkaç yıl önce asfaltlamış. Bu nedenle her yer çok tozlu. Havaalanının biraz ötesinde, bozuk bir yoldan gidip yolun bir kısmını da buraya özgü tekneyle geçerek, elektrik olmayan, insanların yine hasırlardan yapılmış çatılar altında, duvarları olmayan evlerde yaşadığı bir köye geldik. İnsanlar, burada geleneksel yöntemlerle yemek pişiriyor ve elektriksiz olarak yaşıyorlar. Sadece balık, diğer deniz ürünleri, hindistan cevizi ve pirinç yiyorlar. Her yerde domuzlar var. Bizim köpeklerimizi bağladığımız gibi, onlar da domuzlarını bağlıyorlar. Aileler, çatıdan ibaret evlerinin içinde hep birlikte yatıyorlar ve hatta sanırım bütün gün yatıyorlar. Bir ilkokul ve tabi ki aynı şekilde yapılmış bir kilise de var. 



Kiribati halkının büyük kısmı, diğer Pasifik Adalarında olduğu gibi çok bağnaz ve koyu Hıristiyan mezheplerine mensuplar. Methodistler, Mormonlar ve Seven Day Aventist başta olmak üzere çeşitli Hıristiyan tarikatlar, kendi cemaatlerini oluşturmuş ve her biri kiliselerinin çevresine yerleşmiş. Özellikle Mormonlar çok tutucu, çok kapalı giyiniyorlar ve kadınların hiçbir değeri yok. ABD, Avustralya ve bazı Avrupalı ülkeler, buranın toplumsal yapısını istediği gibi yeniden yaratmış. Onlara sorarsan da insan yiyen bir topluma medeniyeti getirdiklerini iddia ediyorlar. Evlerin arasında, sık sık yer alan büyük toplanma alanlarının çatıları, onları Tanrı'ya olan saygılarını göstermeye zorlamak amacıyla eğilmeleri için alçak yapılmış. Akşamları burada, genellikle Batılı ülkelerden gelmiş, tarikat rahipleri vaaz veriyorlar.


Tropik bölgelere özgü, palmiyeye benzeyen bir ağaç olan, Pasifik ülkelerinin şifa kaynağı pandenus ağacı burada da var. Meyvesi ile birlikte, ağaç köklerini de ilaç olarak kullanıyorlar. Kökleri ezip, hastalıklara karşı dirençli olsun diye yeni doğan bebeklere içiriyorlar. Yapraklarını, doğal diş macunu olarak kullanıyorlar. Ağrı kesici, ateş düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici olarak, meyvesinden yararlanıyorlar. Hastanede eczane olmasına rağmen kimse ilaçlara güvenmiyor ve kendi ilaçlarını, hala kendileri yapıyorlar. Tüm Pasifik ada ülkelerinde, halk tarafından tüketilen, yatıştırıcı bir etkiye sahip kava bitkisi köklerinden elde edilen, içen insanı sakinleştiren kava içeceği burada da çok yaygın, kava barlara sık sık rastlamak mümkün.


Resmi görüşmeler için gittiğimiz bakanlıklar ise ayrı bir dünya. Çalışanlar yine yalın ayak, bakanlar sürekli toplantıda olduğu için (toplantı saatine göre ücret alıyorlarmış) ulaşılmaz, binalar, yine kumsala kurulmuş, az katlı barakalar gibi adeta. 

Doğayla iç içe, teknolojiden olabildiğince uzak, dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer almasına ve en büyük geçim kaynaklarının uluslararası yardım fonları olmasına rağmen mutlu, kalender insanların yaşadığı bu ülkenin maalesef çok büyük bir derdi var: Küresel Isınma. “Küresel ısınma bizim sonumuz olacak ama hala ülkeler bunun farkında değil” diyorlar. Ülkenin 33 adasından çoğunun, 50 yıl içerisinde sular altına kalmasından endişe ediliyor. Bu durum, insanları ülkelerinden koparmaya ve başta Yeni Zelanda, Avustralya ve Fiji olmak üzere çevre ülkelere göç etmeye zorluyor. Kendi çaplarında bir şeyler de yapmaya çalışıyorlar. Yollarını ve evlerini sellerden koruyabilmek için kum torbaları veya duvarları kullanıyorlar. Ama çok zor.

Normalde yağışlı ve kuru olmak üzere iki mevsim yaşarlarken, şimdi ne zaman yağmur yağacağını kestiremiyorlar. Zaten medcezir nedeniyle su çekilme ve yükselme olayları yaşarlarken, bir de beklenmeyen yağmurların yol açtığı seller ve fırtına, onlar için ölümcül. Hindistan cevizi en önemli, aslında tek tarım ürünü ama küresel ısınma ile birlikte zaten az olan tarım alanları daha da azalıyor.

Kiribatili Çocuklar
Karbon ticaretinden bahsettiğimde ise onun da çözüm olmadığını büyük ülkelerin cezaları ödeyerek yine de sera gazı salınımlarını düşürmek için çaba sarf etmeyeceğini söylediler. Hem bu şekilde, kendilerini de aklamış olacaklar. Sonuçta ticaretin sürmesi için düşük sera gazı salınımı yapan ülkeler ile yüksek salınım gerçekleştiren ülkelere ihtiyaç olacak. 

Ülkede az sayıda süpermarket bulunuyor. Buralarda, Avustralya ve ABD menşeili ürünler satılıyor. Bu ürünlerin büyük kısmının son tüketim tarihi dolmak üzere.


Havaalanında, Tarawa'da konaklamamız süresince, elimiz kolumuz olan Reteta ile kucaklaştık, tekrar fazla bagaj ödememek için bir valizimizi, otelde tanıştığımız Nauru'ya giden Hint asıllı bir Fijiliye verdik ve uçağa bindik.

Haftada birkaç gün gelen uçak, halk için büyük bir eğlence